Stoa Felsefesi

Minimalizm, sadecilik, feminizm vs. derken hakkında daha çok şey öğrenmeye gayret ettiğim ve hayatıma uygulamaya çalıştığım diğer bir akım Stoa Felsefesi. Her ne kadar yabancı ve bize uzak bir kelime gibi dursa da aslında her birimizin her gün yaşadığı üstelik çağımıza en uygun felsefe bence Stoacılık.

Stoa, MÖ 3. yüzyılda, “Kıbrıslı Zeno” isimli bir doktor ve filozof tarafından kurulan bir felsefe. Asıl işi tıp doktorluğu ve ilaç tarifleri hazırlamak olan Zeno’nun bir gün gemisi batar ve canını zor kurtarır. Batan gemi ile birlikte yazdığı tüm tedavi yöntemleri, ilaç tarifleri, kürler ne varsa yok olur. Bu büyük kaybına, tüm hayatımı verdiği işlerinin sulara gömülmesine karşı şaşırtıcı derecede sakin kalır. Bu durumu şaka ile karışık kaderim beni tıbbı bırakıp artık filozof olmaya zorluyor diye yorumlar.

Böylece Zeno, eski Yunan’da felsefe öğretmeye ve stoa felsefesini oluşturmaya başlar. “Stoa” kelimesi aslında veranda anlamına geliyor. Felsefe derslerini yaptığı yer veranda olunca, bu düşünce okuluna da “stoa felsefesi” (veranda felsefesi) denmeye başlanmış.

“Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır”

Epiktetos

Günümüz kişisel gelişimcilerin dayandığı temel noktanın da bu olduğunu düşünüyorum. Mutluluk içimizdedir. Dışarıdan gelen hiçbir darbe bizi etkilememelidir. Gerçek mutluluk sadece kendimizle alakalı şeylerle mümkündür.

Öyle ki Stoa felsefesi insanın kendi iç huzurunu yakalamayı amaçlar ve bunun için olabildiğince dış dünyanın etkilerini bertaraf etmeye çalışır. Her ne kadar kaderci de olsalar insanın kendi kendisinin efendisi olması gerektiği konusunda önemli fikirler ortaya atarlar. Bugünün dünyasını düşündüğümüzde de aslında çok farklı olmadığını görüyoruz. Eğer yarın ne olacağını bilmiyor ve buna hiçbir çare bulamıyorsak, kaygılanmayı bırakmalı, eğer düzeltecek bir şeyler arıyorsak buna da iç dünyamızdan başlamalıyız.

Stoa Felsefesi insanlara gerçek anlamlarını ve evrendeki gerçek değerlerini hatırlatıp, evrenin tamamının hakimi olan tanrısal akılla bütünleşmeleri ve bu yüzden tek gerçek öğretmen olan doğa ile uyum içerisinde yaşamaları gerektiğini öğretir. Bunun için de insanlara az ile yetinmeleri gerektiğini ve sadelik içerisinde bir ömür sürdürmelerini öğütler. Minimalizm ile de öğütler vermesi bir kez daha gönülden kendisine bağlanmamda etkili olur. Bunun yanında Stoa Felsefesi farklılıkları ortadan kaldırmadan, farklılıklar arasında belli bir ayrıcalık gözetmeden hepsine eşit olarak yaklaşan bir düşünceyi temel alır. Bu insancıl düşünüş, insanların evrensel akılla bütünleşmeleri için dünyevi olan her şey ile aralarına mesafe koymaları gerektiğini söyler.

Epiktetos’a göre insan başka insanlara özenebilir, onlar gibi olmayı arzu edebilir. Ancak insan diğer insanları kendine rakip olarak görmemelidir. “Başkaları ile yarışma, kendinle yarış!” diyen Epiktetos, kişinin rakibinin her zaman kendi kendisi olduğunu söylemiştir. Kişi hayatı boyunca yapıp ettikleri ile kazandığı ya da kaybettiği becerileri neticesinde kendisi ile yarışır. Epiktetos’a göre parasını kaybeden insan bunu büyük bir kayıp olarak görürken; temizlik, alçak gönüllülük, eminlik gibi özelliklerini bıraktığında kendini bir şey kaybetmemiş olarak görmesi ise ilginçtir.

Tüm bu stoa öğretilerinin ve düşüncelerinin günümüze bu kadar atıfta bulunması ve sanki dönemimiz için yazılmış olmaları ne kadar içten bir o kadar da ürkütücü değil mi? Kısmen kadercilik olarak görülen ancak irdelendiğinde yaşamdan keyif almanın anahtarını bizlere veren bu felsefenin daha derin araştırılması ve hayatımıza entegre edilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Üstelik çok da geç kalmadan. Sonuçta “Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor” değil mi?